Yüreği Sevgi Dolu Bir Davetci

Bir Gönül Mücâhidi:

ABDULLAH FARUKİ el-MÜCEDDİDİ

(Rahmetullâhi Aleyh)


Bakara Sûresi 148. Âyeti'nin Tasavvufî Tefsîri

Kıblenin Hakîkati, Hayırda Yarış ve Allah'ın Kudreti

    Elhamdülilâhi Rabbi'l-Âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin eshâbihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve etbâihî ve ehl-i beytihî ve ümmehâtihî ve ebîhi bi-adedi külli şey'in fi'd-dünyâ ve'l-âhireti ve kezâlik. Ve'l-hamdülillâhi Rabbi'l-Âlemîn.
    Âlemleri yaratan, bizleri yoktan var eden Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamdlerin en güzeli, O'nun Habîbi ve Edîbi Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)'e, ashâbına, ezvâcına, evlâdına, o'na tâbî olanlara, ehl-i beytine, annesine ve babasına, dünyâ ve âhirette yaratılan her şeyin adedince tahiyye ve selâmların en üstünü olsun. Âmîn.
    Cenâb-ı Hakk Kur'ân-ı Kerîm'deki bir âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki; "Herkesin yöneldiği bir yönü (kıblesi) vardır. O hâlde hayırlı işlerde yarışın. Nerede olursanız olun, Allah (c.c) sizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah (c.c) her şeye Kadîr'dir." (1)
KIBLE
    Bu âyet-i kerîmenin başına baktığımızda Cenâb-ı Hakk; "Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır" buyuruyor. Bu âyet-i kerîmenin ledünnî tefsîrine, âyetin bu kısmı ile başlayacağız. Tabiî ki bu Cenâb-ı Hakk'ın bize verdiği kuvvet ve bilgi dâiresinde olacaktır. Hidâyet ve muvaffakiyet Allah'tan, kusurlar da nefsimizdendir.
    Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bir hadîs-i şerîflerinde bu konuya ışık tutacak şekilde şöyle buyuruyor:"Cenâb-ı Hakk yarattığı bütün mahlûkatın hayâtını kendi zikrine bağlamıştır." (2)
    İnsanlar, melekler, cinler, hayvanlar ve bütün mahlûkat bu hadîsin kapsamına giriyorlar. İnsanlar iki kısımdırlar:
    a) Allah (c.c)'a îmân eden mü'minler,
    b) Allah'a (c.c) îmân etmeyen kâfirler...
    Mü'minler, bilerek ve severek, kendi ihtiyarları ve istekleriyle Cenâb-ı Hakk'ı (c.c) zikrederler. Bununla berâber bütün mahlûkat gibi gayriihtîyarî olarak da Allah'ı zikrederler. Ayrıca ibâdet ve itâatlerini ömürlerinin sonuna kadar sürdürürler.
    Kâfirlere gelince; onlar Cenâb-ı Hakk'a inanmayıp gayriihtîyârî olarak Allah'ı ömürlerinin son nefesine kadar mecbûren zikir ederler. Çünkü; her nefes alış verişlerinde "H" harfini çıkarırlar. "H" harfi ise lafzâ-i celâlin en son harfidir. Bu "H" harfi ise Esmâü'l-Hüsnâ'dan "Hû", "Hakk" ve "Hayy" esmâlarına uğrar ve "Hayy" esmâsının tesîrinde kalarak Allah'ı zikrettirir. Zâten bütün canlılar ve zîruh (ruh sâhibi) varlıklar, "Hayy" esmâsının sırlarından ve nurlarından istifâde ederek hayatlarını idâme ettirirler.
    Cenâb-ı Hakk da Hadîd, Haşr, Saff, Cumâ, Teğâbun sûrelerinin ilk âyetlerinde ve Kur'ân'ın diğer bâzı âyetlerinde ve İsrâ Sûresi 44. âyetinde; "Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey Allâh'ı tesbîh eder. O'nu övgü ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbîhini anlamazsınız. O, Halîmdir, bağışlayıcıdır." buyuruyor.
    Görüldüğü üzere bütün mahlûkât Allah'ı gayrıihtiyârî olarak, mecbûren zikrederler. Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerîmesinde:"Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım..." (4) buyurarak bu minval üzere mü'min, kâfir vs. herkese zorunlu olarak kendisini tesbîh ettirmekte ve üstte zikredilen hadîs-i şerîfte açıklandığı üzere bunların hayatlarını kendi zikrine bağlamaktadır. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk; "Siz başı boş yaratıldığınızı mı zannettiniz !" (5) buyurmuştur.
    Meleklere gelince, onlar ise; "Cenâb-ı Hakk kendilerini yarattığı zaman kendilerine takdîr edilen hayatın her ânında durmaksızın, bıkmaksızın ve yorulmaksızın Allah'ı (c.c) tesbîh ederler. Zâten meleklerde isyan söz konusu değildir." (6)
    Cinler ise, insanlar gibi mükelleftirler. Onların bir kısmı Allah (c.c) ve Resûlü'ne îmân etmiş, bir kısmı îmân etmemiştir. Onlar da insanlar gibi doğar, yaşar ve hayatlarını idâme ettirip ölürler. Onlar rûhânî varlık oldukları için dünyâda biz onları göremiyoruz. Âhiret hayatında ise onlar bizi göremeyecektir. Çünkü insanlar cinden daha latîf olacaklardır. Efendimiz (s.a.v) hadîs-i şerîflerinde;
    "Hayvanlara gelince Allah Teâlâ onlar için de belli bir zikir adedi takdîr etmiştir. O adet bitince otomatik olarak ölürler." (7)
    Allah Teâlâ insanlara merhameten, birer hatırlatıcı olan peygamberleri gönderdi ve o peygamberler de onlara gidecekleri yönü, yönelecek kıbleyi tekrar tekrar târîf ettiler. Fakat insanların bir kısmı, peygamberlerinden sonra gösterilen yönü değiştirdiler. İncîl, Zebûr, ve Tevrât'ı tahrîf ederek hükümlerini değiştirdiler. Böylece onlar da yönlerini değiştirmek sûretiyle şirk bataklıklarına saplandılar. Peygamberlerine uymayan diğer grup insanlar da kendi nefis ve şeytanlarına uyarak çeşitli yönlere yöneldiler.
    Başta anlatılan hadîs-i şerîf hükmünce; Cenâb-ı Hakk tüm mahlûkatın hayatını kendi zikrine bağlamıştır. Bundan anlıyoruz ki bütün mahlûkatın içinde tapma ve secde eğilimi vardır. İşte peygamberi kabul etmeyip tâbî olmayanların hepsi de çeşitli yönlerde ve şekillerde şirke saplanmışlardır. Bunların bazıları putlara, bazıları ineğe, bazıları ateşe, güneşe, yıldızlara, yılanlara ve kurtlara tapmışlardır. İşte bu mahlûkları ilâh diye kabûl ederek ayrı ayrı yönlere dönmüşlerdir. Hiç biri de diğerlerinin yönüne dönmezler. Herkes saplandığı şirk bataklığında bocalar durur.
    Yukarıda görüldüğü üzere îman dâiresi dışında kalanlar, insanların yöneldiği kıblelerini Rab ittihâz ederek onlara tapmaktadırlar. Yâni bir Hindû, ineği kendisine kıble yapmışsa onun secdesi yine ineğedir. Kıblesi inek ve kendisine Rab olarak kabûl ettiği de yine o inektir. Öteki şirk çeşitlerine batan ekoller de bunun gibidir. Meselâ göğe tapan şamanistler de öyledirler.
    Ama müslümanlara gelince onlar, Rab ittihâz ederek kıbleleri olan Kâbe'ye secde etmezler. Çünkü onlar bilirler ki Kâbe-i Muazzama insanların inşâ etmiş olduğu taş ve topraktan bir mahlûktur. Onlar bu mahlûka değil de bütün mahlûkları, âlemleri yoktan var eden Vâhidü'l-Ehad olan Allahü Zülcelâl Hazretleri'ne secde ederler. Mü'minlerin Allah'a olan bu secdeleri ve emirlerine itâat etmeleri, Allah'ı çok sevip inandıklarındandır.
    İşte mü'minlerin yöneldikleri kıblenin bâtınî mânâsında şu âyet-i kerîmede de açıklandığı gibi, İslâm'ın bütün inanç esasları, ibâdetleri ve ahlâk nizâmı vardır:"Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik o (kimsenin iyiliği)'dir ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitâba ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetîmlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere, boyunduruk altında bulunanlara infâk etti; namaz kıldı, zekâtı verdi. Anlaşma yaptıkları zaman anlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır. (Allah'ın azâbından) korunanlar da onlardır." (8)
    Resûl-i Ekrem (s.a.v) bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki:
    "Kâbe-i Muazzama'ya her gün yüz yirmi rahmet iner. Bunun 60'ı Kâbe'yi tavâf edene, 40'ı namaz kılana, 20'si de Kâbe'ye bakana verilir." (9)
    Nasıl ki bizim kıblemiz Kâbe olup da secdemiz yalnız Allah'a ise, meleklerin de öyledir. Zîrâ Cenâb-ı Hakk meleklere; "Âdem (a.s)'a secde edin." (10) diye emir buyurduğunda Hz. Adem (a.s) meleklerin kıblesi olmuştur. Ama meleklerin de secdesi Hz. Âdem (a.s)'e değil, yalnız Allahü Teâlâ'yadır. Burada meleklerin kıblesi, kâbesi; Hz. Âdem (a.s), tapmaları ise Cenâb-ı Hakk'adır.
    Kâfirler mâbudlarına taptıkları için zamanla onları sevmeye başlarlar. Bu sevgi, mü'minlerin Allah'ı sevdikleri sevgi gibi değildir. İşte Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:
    "İnsanlardan bâzıları Allah'tan başkasını Allah'a eş ilâhlar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler, îman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise çok daha fazladır..." (11)
   Dünyâ hayâtında iken gerek mü'minler, gerekse kâfirler taptıkları ve sevdikleri ilâha bağlanıp çeşitli şekillerde ona îmân ve itâat ederler. Mü'minler Allah ve Resûlü'ne göre hareket ederler. Aslında bunlar her ne kadar çeşitli mahlûklara tapsalar da küfür ve şirk yönünden birdirler. Zâten Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bir hadîs-i şerîflerinde de; "Küfür tek millettir." diye buyurmuşlardır.
    Ama âhirette onlar da gerçeği göreceklerdir. Zira Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmesinde;"İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o ânda iki taraf da) azâbı görmüştür. Nihâyet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır..." (12)
    Hattâ bâzı insanlar, bir kısım insanların tesîrinde kalarak küfürde ısrâr ederler, fakat hesap günü bunlara açıktan vâkıf olup; 'keşke biz onlarla arkadaş olmasaydık!' diyeceklerdir. Nitekim Cenâb-ı Hakk da şöyle buyurmaktadır:
    "O gün zâlim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: "Keşke O Peygamber'le birlikte yol tutsaydım. Yazık bana! Keşke filancayı (batıl yolcusunu) dost edinmeseydim." (13)
    Bâzıları da, Bakara Sûresi 167. âyette geçtiği üzere; "Keşke bizler dünyâya dönsek de Allah'a itâat etsek." diyeceklerdir. Fakat artık iş işten geçmiştir. Cenâb-ı Hakk da âyet-i kerîmesinde;
    "(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah keşke dünyâya bir daha geri gitmemiz mümkün olsaydı da şimdi onların bizden uzak durduğu gibi, biz de onlardan uzak dursaydık. Böylece Allah (c.c) onlara amellerini pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar ateşten çıkarılmazlar." (14) buyurmaktadır.
HAYIRDA YARIŞ

    Buraya kadar tefsîrini yapmaya çalıştığımız Bakara Sûresi 148. âyet-i kerîmesinin ilk kısmı yâni; "Herkesin yöneldiği bir yönü (kıblesi) vardır." bölümü idi.
    Şimdi de âyet-i kerîmenin ikinci kısmı olan; "O hâlde hayır işlerinde yarışınız." bölümünü tefsîr etmeye çalışacağız.
    Cenâb-ı Hakk Azîmüşşan Hazretleri âyetin bu bölümünde mü'minlere 'hayır işlerinde yarışın' diye emir buyuruyor. Hayırdan maksat tevhîd akîdesini yaşayıp insanlara en güzel bir şekilde anlatıp, tevhîd akîdesinin özüne çağırmaktadır. Bu da münferiden değil toplulukla olur. Zira Allah Teâla şöyle buyuruyor:
    "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a inanırsınız...." (15)
    İnsanları tevhîd akîdesinin etrâfında toplarken o insanlara gücü nisbetinde maddî ve mânevî yardımlar da esirgenmemelidir. Tevhîd akîdesinden maksat Allah'ın birliğini ve Resûlullah Efendimiz (s.a.v)'in risâletini tasdîk etmektir. Bu arada Allah'ın vahiy yoluyla Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)'e bildirip sahâbe-i güzîne de târîf ettikleri gibi bu dîni yaşamak gerekir. Nitekim bir insana yapacağımız dünyâlık yardım, vereceğimiz dünyâlık hediyeler eskiyecek, hattâ unutulacak ve tüm bunlar dünyâda kalacaktır. Fakat insanları tevhîd akîdesine dâvet edip onlara bu güzelliği kazandırmak; sâdece bu dünyânın değil, aynı zamanda âhiret hayatının da mamûr olmasına vesîle olmak demektir. En güzel yardım, hediye ve kazanç budur.

TEBLÎĞ ve HAYRI YAYMAK

    Şimdi de âyet-i kerîmenin üçüncü bölümünün tefsîrini yapmaya çalışacağız:
    "Nerede olursanız olun muhakkak ki Allah hepinizi bir araya toplar..."
    Cenâb-ı Hakk'ın hitâb-ı ilâhîsi şöyledir: "Sizler yeryüzünde hangi bölgede, hangi kıtada, ülkede, şehirde vb. yerlerde olursanız olun bulunduğunuz yerlerde hayrı yayın ve insanlara doğru yolu gösterin." (16)
    Yine; "Çünkü âhir zamanda yeryüzüne çıkarılmış en hayırlı topluluk şüphesiz ki müslümanlardır." buyuruyor. (17)
    İşte dünyânın çeşitli yerlerinde bulunmalarına rağmen her îmanlı insanın bulunduğu mevkîi îman nuruyla parlatması gerekir ki, diğer insanlar bu hidâyet ışığından faydalanıp şirk bataklığından kurtulabilsinler. Bu da o müslümanın Allah (c.c) ve Resûlünün (s.a.v) emirlerine teslîm olup o emirleri yaşamasıyla mümkün olur.
    Cenâb-ı Hakk'ın kelâmı nur karşılığıdır. Zaten Kur'an'ın bir ismi de Nûr'dur. (18) Allah'ın emirleri olan namaz oruç, zekat vb. ibâdetler de nûr karşılığıdır. (19) İnsan bu emirleri yaptığı zaman nûrları artar. Efendimiz (s.a.v)'in sünnetleri ile bu nûrlar parlaklığını ve sâhasını daha da ziyâdeleştirir. Nitekim Hz. Âişe (r.anhâ) bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v)'e;
    "Yâ Resûlallah, siz bu kadar ümmetinizi âhirette nasıl tanıyacaksınız?" diye sormuştu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) de; "Yâ Âişe, onları abdest aldıkları âzâlarından tanıyacağım, zîrâ abdest suyunun değdiği yerler bembeyaz olacaktır. Velev ki; cehenneme girip çıksalar bile, âzâlarındaki beyazlık kaybolmayacaktır." buyurmuştur.
    Görüldüğü gibi, müslümanlar Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini ve Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sünnetlerini işlerlerse o kadar nurları ziyâdeleşir. Ve bütün vücûdları nûr hâline gelir. Bütün bu Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini yaptıktan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sünnetleri kişiyi Allah'a yaklaştırır ve nûrlandırır.
    Çünkü, Efendimiz (s.a.v) bir duâlarında:"Allahım bana kalbimi nûr eyle, kabrimi nûr eyle. Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden, altımdan nur ver. Kulağımda nur ver, gözümde, saçımda, derimde, etimde ve karnımda, kemiklerimde nur ver. Allahım nûrumu büyüt, beni nûr eyle ve benim için bir nur yarat." (20) buyurmuştur.
    Aslında Resûl-i Kibrîya'da nur vardır. Fakat Efendimiz daha da ziyâdeleşmesini istemektedir. Nasıl ki elektrikli âletler şarz ediliyorsa işte; Allah'ın emirleri, Efendimiz (s.a.v)'in sünnetleri de böyledir. Çünkü insanlar bu sünnetleri yaptıkça Allah (c.c) onların nurlarını arttırır. Bir mü'min Allah'ın emirlerini Resûl-i Ekrem (s.a.v)'in sünnetlerini yaptıkça vücûdu nur kaynağı olur. Öyle ki şirk bataklığında olup da hidâyetten nasîbi olanlar o nûru görür ve o nûra gelip hidâyeti bulurlar.
    Bunun en güzel örneği Hz. Ömer (r.a)'dır. Öyle ki Hz. Ömer (r.a) aslında Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)'i öldürmeye gidiyordu. Fakat yolda, kız kardeşinin müslüman olduğunu öğrenince kardeşinin evine gitti. Kapı dışında, okunan Kur'ân-ı Kerîm'i işitti. Hz. Ömer (r.a)'ın rûhu Kelâmullah'da bulunan nurlardan etkilendiği için îmâna hazırdı. Ama azgın nefsi bir türlü îmân etmiyordu. Bu nedenle nefsinden dolayı kardeşi ve eniştesine vurdu. Ama daha sonra 'Getirin o okuduklarınızı bana' deyip de, ikinci kez okunduğunda Kur'ân'ın nurları kalbinde daha da ziyâdeleşti. Rûhu daha çok kuvvet buldu ve nihâyet rûhu nefsine gâlip geldi. Daha sonra Hz. Ömer (r.a) nur kaynağı olan Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)'in huzûruna vardı ve o'na îmân etti. Resûlullah'a yaklaştıkça nûru öyle ziyâdeleşti ki Cenâb-ı Hakk'ın "Adl" sıfatı onda tecelli edip adâletin güneşi oldu.
    İşte burada Hz. Ömer (r.a)'ın ikinci defâ okunan Kur'ân'ı dinlemesi üzerine Kur'ân'ın nurları Hz. Ömer (r.a)'ı tesîri altına aldı. Ne kadar Kur'ân-ı Kerîm'i okursak, mânâsını düşünürsek, bizlere de o kadar çok faydası olur.
    Ahmed b. Hanbel (r.a) buyuruyor ki: "Ben Cenâb-ı Hakk'ı 99 defâ rüyâmda gördüm ve; 'Yâ Rabbi! Bu insanlar sana nasıl yol bulurlar" diye sordum. Allah Teâlâ buyurdu ki: "Kur'ân-ı Kerîm okuyarak!" Ahmed b. Hanbel (rh.a); "Yâ Rabbi, anlayarak mı okusunlar, anlamayarak mı ?" dedi.
   Cenâb-ı Hakk buyurdu ki; "Gerek anlayarak, gerekse anlamadan okudular mı bana yol bulurlar."

KIYÂMET ve ALLAH'IN KUDRETİ

    Âyet-i kerîmenin üçüncü bölümü olan; "Nerede olursanız olun Allah (c.c) muhakkak ki sizleri bir araya toplayacaktır..." kısmındaki "Nerede olursanız olun" bölümünde mü'minlerin bulundukları yerlerde nasıl bir yaşayış içerisinde olmaları gerektiğinden bahsetmiş bulunuyoruz.
    Şimdi de âyet-i kerîmenin üçüncü bölümünü burada topluca tefsîr etmeye çalışacağız:
    Âyette geçtiği üzere; "Sonunda muhakkak ki Allah (c.c) sizi bir araya getirecektir." (Bakara/148) yani dünyâda nerede olursanız olun hangi kıtada, ülkede, şehirde vs. olursanız olun, sonunda Allah (c.c) sizi bir araya toplayacaktır. Kıyâmet vakti geldiğinde Allah (c.c) insanları bir araya toplayacaktır. Fakat mü'minler Allah (c.c)'ın vaad ettiği cennette toplanacaktır.
    Buna işâret ederek, Rabbü'l-Âlemîn, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır:"Allah (c.c) mü'min erkek ve kadınlara içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve "Adn" cennetlerinde güzel meskenler vaad etti..." (21)
    Ve muhakkak ki Allah (c.c) sözünden dönmeyeceğini de şu âyet-i kerîme ile şöyle hatırlatır:"Muhakkak ki Allah (c.c) vaadinden dönmez." (22)
    Ama kafirlere gelince yine "sonunda" yâni kıyâmette, Allah (c.c) onları cehennemde toplayacaktır. Zâten Allah Teâlâ da Kur'ân-ı Kerîm de;"Allah (c.c) münâfıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir." buyurmuştur. (23)
    İşte bu manada, Allah (c.c) inanan mü'minleri cennette, inanmayan kafirler ise cehennemde bir araya toplayacaktır.
    Görüldüğü gibi Cenab-ı Hakk'ın âyetleri yine diğer bir âyet-i kerîmeyi tefsîr ediyor, bir âyetin mânâsını yine bir başka âyet açıklıyor.
    Şimdi ise âyet-i kerîmenin en son bölümü olan; "Muhakkak ki Allah (c.c) her şeye kadîrdir." kısmını tefsîr edelim.
    İyileri cennette cemâle dâvet ederken, emirlerine isyân eden kimseleri de adâlet evi olan cehennemde toplayacaktır ve muhakkak ki her şeye Kadîr olan Allah bunu da yapmaya muktedîr (gücü yeten)'dir.
    Cenâb-ı Allah'ın âyetleri birbirini tefsîr etmektedir. İşte tasavvufî-ledünnî tefsîrini yaptığımız Bakara Sûresi 148. âyetini de bir başka âyetleriyle tefsîr buyurmakta ve konuyu en güzel bir şekilde sonuca bağlamaktadır.

Ve's-Selâmu Alâ Meni't-Tebea'l-Hüdâ.


DİPNOTLAR
1) Bakara Sûresi/148.
2) Ahmed b. Hanbel, Müsned.
3) İsrâ Sûresi/44.
4) Zâriyât Sûresi/148.
5) Kıyâme Sûresi/36.
6) Enbiyâ Sûresi/19-20.
7) Gümüşhânevî, Râmûz el-Ehâdis-I, Hadîs no: 2.
8) Bakara Sûresi/177.
9) Geylânî, Gunyetüt-Tâlibin, s..327.
10) Bakara Sûresi/34.
11) Bakara Sûresi/165.
12) Bakara Sûresi/166.
13) Furkan Sûresi/27-28.
14) Bakara Sûresi/167.
15) Âli İmrân Sûresi/110.
16) Bakara Sûresi/148.
17) Âli İmran Sûresi/110.
18) Bk. Teğâbün Sûresi/8.
19) Bu konudaki hâdîs-i şerîf için bk. Müslim/Tahâre: 1.
20) Tirmizî-VI, s. 39. No: 3641 (Duâ Bâbı).
21) Tevbe Sûresi/72.
22) Âl-i İmran Sûresi/9.
23) Nisâ Sûresi/140.



Geri   Pencereyi Kapat