Yüreği Sevgi Dolu Bir Davetci

Bir Gönül Mücâhidi:

ABDULLAH FARUKİ el-MÜCEDDİDİ

(Rahmetullâhi Aleyh)


Mâide Sûresi 67. Âyetinin Tasavvufî Tefsîri

Resûl-i Ekrem (s.a.v)'in Tebliğ Vazîfesi, Korunmuşluğu ve Hidâyet

Abdullah Fârûkî el-Müceddidî(k.s.)
    Elhamdülilâhi Rabbi'l-Âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin eshâbihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve etbâihî ve ehl-i beytihî ve ümmehâtihî ve ebîhi bi-adedi külli şey'in fi'd-dünyâ ve'l-âhireti ve kezâlik. Ve'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-Âlemîn.
    Cenab-ı Hakk Azîmüşşan Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de Mâide Sûresi 67. âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:
    "Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni teblîğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah (c.c), seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah (c.c) kâfirler topluluğuna hidâyet etmez."
***
Yukarıda belirttiğimiz âyet-i kerîmenin tefsîrini üç ana bölümde inceleyeceğiz.
Birinci Bölüm:
RESÛL-İ EKREM (s.a.v)'İN TEBLİĞ VAZÎFESİ
    Allahu Azîmüşşân Hazretleri peygamberi Resûl-i Ekrem (s.a.v)'e; "Ey Resûlüm sana inzâl olanı (Allah'ın emirlerini, onları ketmetmeden ve korkmadan) teblîğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun." emrini veriyor.
    Cenâb-ı Hakk bu âyet-i kerîmenin üzerinde durarak; insanlardan korkmayarak, emirlerden bir şey eksiltip ketmetmeyerek ve bu âyetleri geciktirmeden insanlara teblîğ et, diye Habîbine emir veriyor. Çünkü Cenâb-ı Hakk geçmiş peygamberlerden bâzılarına emir verdiği zaman, bu emr-i ilâhîyi geciktirenler olmuştu. Bunlardan birisi de Hz. Yahyâ (a.s)'dır. Allah Teâlâ kendisine beş ayrı emir vermiş, onları da halka iletmesini istemişti. Fakat Hz. Yahyâ (a.s) bu emirleri geciktirdi. Cenâb-ı Hakk Hz. İsâ (a.s) ile Hz. Yahyâ (a.s)'a emir gönderip; "Sana emrettiğim beş ayrı emri halka bildir, yoksa onları ben bildiririm." dedi. Bunun üzerine Hz. Yahyâ (a.s) Hz. Îsâ'ya; "Eğer bu hususta sen benden önce davranıp harekete geçersen, bu suçumdan dolayı yer yarılıp içine girmemden ve azâb edilmemden korkarım" dedi. Bunun üzerine halkı Beytü'l-Makdis'e toplayıp Cenâb-ı Hakk'ın beş emrini halka şu şekilde anlattı:
1- Allah'a ibâdet edip O'na ortak koşmayın.
2- Allah size namaz kılmanızı emretti. Namaz kılınca sağa sola bakmayın. Çünkü Allah size namaz da nazar eder.
3- Allah size oruç tutmanızı emretti.
4- Allah size sadaka vermenizi emretti.
5- Allah size kendisini çok zikretmenizi emretti. Çünkü; şeytan insanı dâimâ tâkîb eder. İnsan ancak Allah'ı zikrederek onun elinden kurtulur. (1)
    İşte Hz. Yahyâ (a.s), Cenâb-ı Hakk'ın bu emirlerini halka bildirmeyi geciktirmişti. Onun içindir ki, Cenâb-ı Hakk, Peygamber-i Zîşân Efendimiz'e; "Sana inzâl olunan emirleri ketmetmeden, geciktirmeden, insanlara anlat. Eğer bunu yapmazsan, elçiliğimi yapmamış olursun!" demesinin sebebi, Allahu a'lem, bu olsa gerektir.
    Peygamber (s.a.v) Efendimiz'in Allahü Teâlâ'dan gelen emirleri ketmetmeden teblîğ ettiği, Tekvîr Sûresi 24. âyet-i kerîmesinde; "O, gaybın bilgilerini (sizden) esirgemez." buyurarak belirtilmektedir.
İkinci Bölüm:
RESÛLULLAH'IN KORUNMUŞLUĞU
    Şimdi de âyet-i kerîmenin ikinci bölümü olan; "Allah seni insanlardan koruyacaktır." kısmını açıklamaya çalışacağız:
    Peygamber-i Zîşân Efendimiz, risâlet emrini aldıktan sonra kendisine inzâl olunan Allah'ın emirlerini insan topluluklarının içine girerek korkmadan, çekinmeden teblîğ ediyordu. Fakat insanlar, hattâ en yakın tanıdıkları bile Allah'ın vahdâniyetini ve kendi risâletini îlân ettiği zaman, büyük bir kinle Resûl-i Kibriyâ'ya düşman oluyor ve açıkça karşı koyuyorlardı. Hattâ o'na türlü türlü hakâretleri ve o'nu öldürmek dâhil, her türlü zulmü revâ görerek, çeşitli planlar düzenliyor ve bu düşmanlıklarını açıkça sürdürüyorlardı. Hattâ bir zaman Ebû Cehil Resûlullah (s.a.v)'ı öldüren kimse için yüz deve vaad etmişti. İşte bu ortamda Resûl-i Kibriyâ (s.a.v), yalnız başına bütün kavmini karşısına alarak, açıktan açığa Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetini ve kendi risâletini insanlara aktarıyordu. (2) Bu teblîğ işi Mekke'de öyle bir yayılmıştı ki, Mekke müşrikleri bundan fazlaca rahatsız oluyorlardı. Nihâyet bir araya toplandılar. Resûl-i Ekrem (s.a.v)'i de oraya dâvet ettiler. O'na şöyle vaadlerde bulundular:
    "Yâ Muhammed (s.a.v), sen bizim kavmimizin içine fitne düşürüp insanların kafalarını karıştırdın. Putlarımıza hakâret edip tek bir ilâha çağırıyorsun. Bu da bizi fazlasıyla rahatsız ediyor. Baba ve dedelerimizden gördüğümüz putlara tapmayı kaldırman, bize çok ağır geliyor. Gel, sen bu işten vazgeç. Putlarımıza dokunma. Eğer gâyen emîr olmak ise, sen bizim emîrimiz ol. Eğer zengin olmak istiyorsan, aramızda para toplayalım, en zenginimiz ol. Eğer gâyen kadınlara sâhip olmak ise, en güzel kadını sana verelim. Eğer ki cinler sana musallat olup da bu işleri yaptırıyorlarsa, en iyi kâhinleri çağırıp seni tedâvî ettirelim. Yeter ki, sen bu işten vazgeç."
    Resûl-i Ekrem (s.a.v) onlara dedi ki; "Vallâhi güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz, ben bu teblîğden ve dâvâmdan vazgeçmem!"
    Cenâb-ı Hakk, Resûlü'nün böyle sıkıntılı zamanlar geçirdiğini elbette ki biliyordu. Allah Teâlâ Azîmüşşân Hazretleri, Sevgili Peygamberi'nin teblîğ vazîfesini en güzel biçimde yapmasından dolayı, kendisine memnûniyetini ve bu hâlden râzı olduğunu bildirmek ve O'nun moralini takviye etmek için bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurmuştur:
    "Allah seni insanlar (ın şerrin) dan koruyacaktır."
    Bu âyet bir nevî peygamberini tebrîk ve takdîr etmesi demektir.
    Cenâb-ı Hakk Azîmüşşân Hazretleri; "Ey (şanlı) Peygamber, sana vahyolunanı teblîğ et." buyuruyor. Âyet-i kerîmedeki bu emri ve o emîrdeki ince mânâyı biraz açalım:
    Allah'tan inzâl olunan âyetleri teblîğ etmek için risâleti teblîğ eden peygamberde şu vasıfların bulunması şarttır:
1- Ruh ve bedeninin sıhhatli olması.
2- Akıl: Akl-ı selîm sâhibi olması.
3- Gözünün bütün hatâlardan sâlim olması.
4- Kulağının sıhhatli olması, sağır olmaması.
5- Ellerinin sağlam ve kusursuz olması.
6- Ayaklarının sıhhatli ve kusursuz olması.
7- Dilin peltek olmaması ve bütün âzâlarının sağlam, vazîfe görür şekilde olması.
    Kur'ân-ı Kerîm'de de buna ışık tutan örnekler vardır. Cenâb-ı Hakk, Hz. Mûsâ (a.s)'yı vahdâniyet ve risâleti teblîğ ile vazîfelendirdiği zaman, ilk olarak Firavun'a göndermiştir:
    "(Ey Mûsâ) Firavun'a git; çünkü o hakîkaten azdı. (Bunun üzerine Mûsâ) şöyle dedi: Yâ Rabbi, benim yüreğime genişlik ver. Tebliğ vazîfemi kolaylaştır. Dilimdeki peltekliği çöz ki, insanlar sözümü anlasınlar. Âilemden birini; kardeşim Hârûn'u da bana vezir ver." (3)
    Bu konuya ışık tutan diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyurulmaktadır:
    "Kardeşim Hârûn lisan bakımından benden daha üstündür." (4)
    Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini insanlara teblîğ eden peygamberlerde akıl ve zekâ mükemmelliğinin olması gerekir. Zâten peygamberlikteki beş sıfattan bir tânesi de "fetânet"tir. Fetânet ise kendi zamanlarındaki insanların en akıllısı ve zekîsi demektir. Şu bilinmelidir ki, Resûl-i Ekrem (s.a.v), gelmiş geçmiş bütün insanların en akıllısı ve zekîsidir. Cibrîl (a.s) âyetleri okurken, bir okuyuşta Hz. Resûlullah (s.a.v) ezberlerdi. Efendimiz'den bu zamâna kadar yaklaşık 1500 yıl geçtiği hâlde, rüyâ ve seyirlerimizde o zamânın hareket ve sözlerini aynen bildiriyor.
    Lisânın fasîh ve belîğ olmasının önemini de, Hz. Mûsâ (a.s)'ın duâsından anlıyoruz.
    Kulağın önemi ise, konuşulan kelimeyi iyi işitmeyi sağlamasıdır. Ki o konuşulan kelimeye göre cevap verilsin. Görülüyor ki, teblîğdeki mükemmellik, bu âzânın da mükemmel olmasıyla yakından alâkalıdır.
    Elin ve ayağın da sağlam olması lâzımdır ki, insanların yanına gidip teblîğ etsin. Yine cihad yapılabilmesi için de bu âzâların sağlam olması gereklidir.
    Aynı zamanda Cenâb-ı Hakk; Mâide Sûresi 67. âyetiyle Peygamberi'nin hiçbir yerde mağlûb olmayacağını, esîr edilemeyeceğini, aklından da hiçbir şeyin alınmayacağını ve öldürülemeyeceğini garanti altına alarak şöyle buyurmuştur:
    "Allah (c.c) seni insanlar(ın şerrin)'den koruyacaktır."
    Resûlullah (s.a.v)'in Tâif'te taşlanması, Uhud'da dişinin şehîd olması ve miğferinin açtığı yaradan dolayı mübârek yüzünden kan akması olaylarına gelince; bu, beşeriyet ahvâlini insanlara göstermek içindir. Çünkü, Ebû Leheb de dâhil olmak üzere insanların birçoğu, bir peygamberin melek olması gerektiğini düşünüyorlardı. İşte bundan dolayıdır ki, bir peygamberin melek olmayacağını, ancak insan olacağını onlara ispat için bu olaylar vukû bulmuştur. Zâten Kehf Sûresi'nin sonuncu âyetinde de; "De ki; ben yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâhınızın tek ilâh olduğu vahy ediliyor." buyurulmaktadır. Üstelik bu olayların nübüvvete ve inzâl olunan âyetleri teblîğ etmeye hiçbir zararı yoktur.
    Diğer bâzı peygamberlerde zuhûr eden hâllere gelince; Hz. Eyyûb (a.s)'ın hastalığı, Hz. Zekeriyyâ (a.s)'nın şehîd edilmesi, Hz. Yûnus (a.s)'un balığın karnında hapsedilmesi ve bunun gibi olayların hepsi, Cenâb-ı Hakk'ın birer imtihanıdır.
    Bu konuya açıklık getiren bir hadîs-i şerîfi Ebû Saîdi'l-Hudrî (r.a) şöyle rivâyet ediyor:
    "Ey Allah'ın Resûlü, hangi insanlar en çok belâ çekerler?" dedim. "Peygamberler!" buyurdu. "Ey Allah'ın Resûlü, sonra kimler?" dedim. "Sonra sâlihler!" buyurdu." (5)
***
    "Allah seni insanlar(ın şerrin)'den koruyacaktır." âyet-i kerîmesindeki diğer bir sır ise Buhârî, Müslim, İbn-i Mâce gibi hadîs-i şerîf külliyâtında Hz. Âişe (r.anhâ)'dan nakledilen bir rivâyet ile ortaya çıkmaktadır. Bu rivâyette Peygamberimiz (s.a.v)'in sihirden müteessir olduğu bildirilmektedir. Fakat aslında Resûl-i Ekrem (s.a.v), bu şekilde bir hastalıktan müteessir olmamıştır. Nitekim Hayber'deki zehirli koyundan yediği hâlde ömrünün sonuna kadar zarar görmemesi, Resûl-i Ekrem (s.a.v)'in bu tip hastalıklardan etkilenmeyeceğini göstermektedir. Çünkü, bu tür hastalıklardan müteessir olması, o'nun nübüvvet vazîfesini engelleyecekti. Oysa Resûl-i Ekrem (s.a.v)'in nübüvvet vazîfesini engelleyecek hâllerden korunmuş olduğu yukarıdaki âyet-i kerîme ile sâbittir.
    Şimdi sihrin ne mânâya geldiğini açıklamaya çalışalım:
    Sihir; olmayan bir işi olduğu gibi göstermek ve karşıdaki insanı bununla tesîr altına almaktır. Bunu da Kur'ân-ı Kerîm'deki Hz. Mûsâ ile sihirbazlar arasında geçen şu muhâvereden anlıyoruz:
    "(Sihirbazlar) dediler ki; 'Ey Mûsâ! Ya sen at veyâ önce atan biz olalım.' 'Hayır, siz atın.' dedi. Bir de baktı ki büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor. Mûsâ birden içinde bir korku duydu. 'Korkma!' dedik. 'Üstün olan kesinlikle sensin! Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları sâdece bir büyücü hîlesidir. Büyücü ise nereye varsa iflâh olmaz." (6)
    İşte bu âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı üzere, sihir, olmayan bir işi olmuş gibi gösterip hîle ve göz boyamaktan başka bir şey değildir.
    Aslında sihir ilmi vardır ve Peygamberimiz (s.a.v)'e de her türlü zulüm ve hakâreti, hattâ ölümü bile revâ görerek sihir yapmışlar, zehirlemek de istemişlerdir. Ama bu sihir ve zehirleme işi ona tesîr etmemiştir, edemezdi de... Çünkü öncelikle Resûlullah (s.a.v) Allah'ın bizâtihî nûrundan yaratılmıştır. Bunun için tesîr etmez. (7)
    İkinci olarak da Allahu Azîmüşşân, âyet-i kerîmede; "Allah seni insanlar(ın şerrin)'den koruyacaktır." (Mâide/67) buyurarak kendisine bir nevî temînât vermiştir. Bu sebeple, Resûl-i Ekrem (s.a.v)'i zehirlemelerine ve sihir yapmalarına rağmen, Allah (c.c) onların şerrinden Resûl-i Ekrem (s.a.v)'i korumuştur.
    Burada karşımıza çıkan bir husus da şudur: Buhârî-i Şerîf'te yer alan zehirleme ve sihir hadîsinin mânâlarını direkt alacak olursak Mâide/67. âyetiyle bu hadîslerin çatıştığı zannedilebilir. Yâni bu hadîsleri te'vîl ve tefsîr etmediğimizde bu hâlle karşılaşırız. Bâzı âyet-i kerîmelerin mânâlarını direkt alamayız da, te'vîl ve tefsîr yaptıktan sonra anlayabiliriz. İşte tefsîrini yaptığımız Mâide/67. âyetinin üçüncü bölümü de böyledir. Onu da anlayabilmemiz için tefsîr ve te'vîl etmemiz lâzımdır ki âyet-i kerîmenin sırrını anlayabilelim. Bâzı âyet-i kerîmeleri anlayabilmemiz için te'vîl ve tefsîr yapmamız gerektiği gibi, konumuzla alâkalı Hz. Âişe (r.anhâ)'den mervî hadîs-i şerîfi de diğer bâzı hadîsler gibi te'vîl ve tefsîr etmek lâzımdır.
***

    Hadîs-i şerîflerin te'vîline örnekler:
    Meselâ bir hadîs-i şerîfte; "Kibirli kişi, deve iğne deliğinden geçmediği müddetçe cennete giremez." buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerîfte olduğu gibi, söz konusu illet, devenin iğne deliğinden geçmesi değildir. Fakat kibrin büyüklüğünün deveye teşbîhiyle bu büyük kibri cehennemde yakarak ondan bir zerre kalmayacak kadar küçülmesi kasd edilmektedir. Yâni; deve kadar büyük kibir küçülüp, yok olacak, kişinin kibirsiz bir şekilde cennete girmesi ancak mümkün olacaktır. Aksi takdirde kibirle birlikte cennete giremez. Yoksa elbette ki, devenin iğne deliğinden geçmesi düşünülemez.
***

    Yine diğer bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur:"Fırat nehrinin altın hazînelerinden bir kısmının açığa çıkması yakındır."
    Bu hadîs-i şerifteki "altın hazîneleri" tâbîri günümüzde ortaya çıkmış olan, Fırat nehri üzerinde kurulan barajlardan elde edilen elektrik ve bundan da elde edilen gelir (para, döviz, altın vs...)'dir. İşte bunların hepsi, hadîs-i şerîfteki "altın" kelimesinin teşbîhidir.
    Yine hadîsin devâmında; "Her kim o güne ulaşırsa, ondan almasın." buyurulmuştur. Bu kısımdan anlaşılması gereken şudur: Fırat'ın suyunun helâl olması nasıl âşikârsa, muhakkak ki bundan elde edilen gelir de Fırat'ın suyu gibi helâldir ve helâlliği de âşikârdır. Fakat "siz ondan almayın" ifâdesi, elde edilen gelire değil, elektriğin tehlikelerine işârettir. Yâni, ona dokunanın yanacağı kasd edilmektedir. Kısacası, bu hadîs-i şerîfi ancak; "Siz o günde elektriğe dokunmayın, yoksa yanarsınız, hayâtınıza mâl olur" şeklinde anlayabiliriz.
    Görüldüğü üzere üstte zikredilen hadîs-i şerîfler doğrudan doğruya anlaşılamamaktadır. Yukarıda şerh ve tefsîrini yaptığımız şekilde onları alır ve yine şerhini yaptığımız şekilde de anlarsak, konu çözüme kavuşabilir.
***

    Şimdi ise bizim esas konumuz olan "sihir" ile ilgili hadîs-i şerîfe gelelim."Bir vakit Peygamberimiz'e sihir yapılmıştı. Bu hâdiseden sonra eve âit yapılmamış işleri yapılmış görüyordu. Bu büyünün kaldırılması için duâ etti ve Cenâb-ı Hakk dermânını bildirdi."
    Bu hadîs-i şerîfi de üstteki hadîslerde olduğu gibi şerh etmemiz ve şerh edilmiş hâliyle anlamamız gerekir.
    Hz. Âişe (r.a)'den rivâyet edilen bu hadîs-i şerîfte temel illet sihirdir. O da yapılmamış şeyleri yapılmış gibi görmektir.
    Aslında bu hadîs-i şerîfteki Resûlullah (s.a.v)'in sihirden etkilenip, olmayan ve yapılmayan şeyleri yapılmış gibi gördüğünü kabûl edecek olursak, bu, Resûl-i Ekrem (s.a.v)'in aklının, gözünün, irâdesinin ve bütün vücûdunun zarar gördüğünü, dolayısıyla da onların şerlerinden korunmamış olduğunu düşünmek demektir. Hâlbuki, bu Mâide Sûresi'ndeki 67. âyet-i kerîmeye ters düşmektedir. Burada Allah Teâlâ; "Allah seni insanlar(ın şerrin)'den koruyacaktır." buyurmaktadır. O zaman da âyet-i kerîme ile hadîs-i şerîf arasında, Allah korusun, bir tenâkuz meydâna gelir ki, bunun böyle anlaşılması mümkün değildir. Çünkü âyet-i kerîmeye inanmayan kâfir olur; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'in hadîs-i şerîfini inkâr eden de, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetiyle karşı karşıya gelir:"Size Resûl ne getirdi ise onu alın ve sizi nelerden nehy ettiyse ondan da sakının." (8)
    İşte o zaman da kişi bu âyet-i kerîmenin hükmünü kabûl etmemiş olur. O zaman bu hadîs-i şerîfi şöyle anlamak mümkündür:
    Resûl-i Ekrem (s.a.v) ümmetine bu hususta şu şekilde öğüt ve mesaj veriyor:"Ey ümmetim; eğer size de sihir yaparlarsa, kendinizi bu sihrin tesîrinden kurtarmak için istiâze ile berâber, besmele-i şerîfe ve muavvizeteyni okumak sûretiyle kendinizi bu sihir illetinden kurtarın. Çünkü sihri bozacak bu iki sûredeki âyet-i kerîmelerdir." (9)
    İşte bu hadîs-i şerîfi de böyle anlamak en mükemmel ve güzel olanıdır.
    Sihir yapılmış kişi, olmayan şeyleri olmuş gibi görmek ve bâzı hayâllere kapılmaktan ibâret bir durumundadır. Her kimde bu durumlar zuhûr ederse, derhâl Muavvizeteyn'i okuyup bu sihrin tesîrinden kurtulmalıdır.
    Gerek âyet-i kerîmeler, gerekse hadîs-i şerîflerin bâzılarını te'vîl ve tefsîr etmeden direkt olarak almak, Allah korusun, insanı dinden bile çıkarabilir. Bâzı âlimlerimiz, haklı olarak âyet-i kerîmedeki bu emri kabûl ediyorlar. Tabîî ki çok güzel bir inanç ve îtikaddır. Biz de bunu destekleyerek, daha açık delillerle göz önüne bıraktık.
    Ama bunun yanı sıra, bâzı âlimlerimiz de Buhârî-i Şerîf'teki Hz. Âişe (r.anhâ)'den mervî olan hadîs-i şerîfleri te'vîl ve tefsîr etmeden direkt olarak aldıklarında Allah korusun, bu hadîs-i şerîfleri inkâr ediyorlar. Bâzıları da hadîs-i şerîfleri direkt olarak alıp, sihrin Resûlulah (s.a.v)'a tesîr ettiğine inanıyorlar. Fakat bu inançlar, Mâide Sûresi 67. âyet-i kerîmeye ters düştüğünden, onlar da bir nevî âyetin sırrını ve emrini anlayamayıp, içinden çıkılmaz bir vartaya düşüyorlar ki, bu da insanı küfre götürür.
    İnşâallah, bizim bu açıklamamızdan sonra, kıymetli âlimlerimiz bu vartadan kurtulacaklardır. Onların bu yanlış anlayışında herhangi bir kasıt yoktur. Ama yine de sahîh olan hadîs-i şerîfleri te'vîl ve tefsîr etmeden direkt almak, insanı küfre kadar götürür.


Geri   Pencereyi Kapat